Yeni Dünyanın Ayak Sesleri - Avrasya Savaşı 1: Soğuk Savaş Sonrası Yenik Rusya

Ceyhun Bozkurt oceyhunb@gmail.com

BAŞLARKEN

Yıllar önce Yeniçağ Gazetesi’nde muhabirken hazırladığım yazı dizisinin ismi “KGB’den Kremlin’e-Küçük Adamın Dev Adımları”ydı. Bu yazı dizisinde Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra ortaya çıkan Rusya Federasyonu’nun Boris Yeltsin döneminden sonra Devlet Başkanı olan Vladimir Putin yönetimi ile nasıl ayağa kalktığı ve dünyada yeniden çok kutupluluk rüzgarı estirdiğinin Rusya boyutundaki gelişmelerini aktarmıştım. Aslında Putin bir simgeydi. Putin’in arkasındaki Rus derin devlet aklını yazmıştım. Ama Putin de bu süreçte başarılı bir liderlik sergilemiş, Devlet Başkanlığı’nın hakkını vermişti. Sonuçta Rusya yeniden tarih sahnesine çıkmaya başlamıştı.

Ancak kaybettiği çok mevzi vardı. Yarım asırlık düşmanı NATO, sınırlarının dibine gelmişti. Oysa 24 Şubat’ta başlayan Rusya-Ukrayna savaşı “Putin’in savaşı” olarak yorumlayanlar çıktı. Bu mantığa göre her şeye karar veren Putin’di ve Ukrayna’ya savaş açan da Putin’in kendisiydi. Oysa gerçek öyle değildi. Gerçek şuydu: Rusya, NATO’nun sınırlarının dibine gelmesini ve nüfuz alanlarını kapsamasını varoluş sorunu olarak görmekteydi. Ukrayna düşerse, Karadeniz, Kafkasya ve hatta Orta Asya düşerdi. Bu nedenle müdahalede kararlıydı. Mesele Moskova açısından varlık yokluk mücadelesiydi.

Ayrıca meseleyi “Putin’in savaşı” gibi bir başlıkta görmek, Türkiye’nin çizmesi gereken yol haritasına da fayda sağlamamaktaydı. “ABD Irak’a, demokrasi götürmek, Saddam diktatörlüğünü devirmik için gitti”, “Arap Baharı ülkelere demokrasi getirecek” söylemine inanmanın ne faydası olduysa, bu söylemin de bize o kadar faydası olacaktı. Bizim için esas olan sahadaki ve masadaki mücadelenin gerçek fay hatlarını görmek ve buna göre tedbir almak, hamle yapmaktır.

Özetle Ukrayna halkının masumiyetini kenara koyarak, aslında yaşananın bir Rus-Ukrayna savaşı değil, Rusya-Batı savaşı olduğunun altını çizmek gerekiyor. Böylece geçmişten yola çıkarak çizeceğimiz resim, bizlere bir nebze gelecek perspektifi de sunacak. Elbette başlangıç noktasını, Sovyetler Birliği’nin yenilgisini ve Soğuk Savaş’ın bitişini koymak en mantıklı yol olacak.

SOĞUK SAVAŞ

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından kurulan yeni düzende, iki tane ülke öne çıktı: ABD ve Sovyetler Birliği.

Avrupa’nın güçlü devletleri İngiltere, Almanya, Fransa, İtalya iki tane büyük savaşın ardından siyasi, ekonomik ve askeri olarak yıpranmıştı. Bu nedenle ABD ve Sovyetler Birliği’nin kurduğu yeni dengede taraf olmayı tercih etmişlerdi. İngiltere, Fransa, İtalya NATO kutbunda konumlanırken Almanya ikiye bölünmüş Batı Almanya NATO’ya, Doğu Almanya ise Varşova Paktı’na yerleşmişti. 

Bu süreçte ABD, küresel anlamda siyasi, ekonomik, askeri anlamda etkisini güçlü kıldı. Sovyetler Birliği’nin de müttefikleri dahil bölge ülkelerini tedirgin politikaları da buna eklenince Varşova Paktı giderek zayıfladı ve SSCB giderek çöküşe ilerledi. Sosyalist kutupta yer alan Çin’in de Sovyetler Birliği’yle gerilim yaşadığını eklersek, ABD’nin liderliğindeki sistem Soğuk Savaş’ı kazanmak için son darbelerini vurmaya başladı. Son olarak Afganistan’ı işgal süreciyle beraber Sovyetler’in çöküşü hızlandı. ABD’nin eski başkanı Jimmy Carter’in Ulusal Güvenlik Danışmanı Zbigniew Brzezinski ABD açısından o süreci AFP’ye verdiği demeçte şu sözlerle açıklamıştı: "Afganistan'a Sovyet askerlerinin girdiği gün, Başkan Carter'a sunduğum raporda, SSCB'ye kendi Vietnam'ını ikram edebileceğimizi belirttiğimi anımsıyorum." 

(Gorbaçov ve Reagan)

GLASTNOST VE PERESTROİKA

Yıl 1987.

Yani siyasi, ekonomik olarak çöküşü durduramayan Sovyetler’in Afganistan’a girişinden 8 yıl sonra. 

SSCB’nin başındaki Mihail Gorbaçov, tarihe geçecek yeni politikalarını açıkladı: Glasnost (açıklık) ve Perestroika (yeniden yapılanma). Tüm dünya, bu politikaları, SSCB’nin, ABD karşısında yenilgisini kabul ettiği şeklinde yorumlamıştı. Ve bu yorumlarda yanılgı payı olmadığı yaklaşık 4 sene sonra ortaya çıkacaktı.

SSCB’ye bağlı Türk cumhuriyetleri ve diğer cumhuriyetler 1991 yılında, teker teker bağımsızlıklarını ilan etti. Sovyetler Birliği’nde yeni bir lider de bu süreçte parla(tıl)maktaydı: 1985 yılında getirildiği Moskova Belediye Başkanlığı görevinde Moskova halkının sempatisini kazanan Sovyetler Birliği Komünist Partisi Merkez Komitesi üyesi Boris Yeltsin.

Ülkeyi meydana getiren 15 cumhuriyetle ilk çok partili seçimler yapıldı. 17 Mart 1991 referandumunda Ruslar yüzde 77 oranında Rusya Federasyonu için “evet” oyu kullandı. 8 Aralık’ta Rusya Federasyonu, Beyaz Rusya ve Ukrayna bir araya gelerek Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT)’nu meydana getirdiler. 17 Aralık 1991’de de Mihail Gorbaçov ile Boris Yeltsin, 31 Aralık 1991’de Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin resmen dağıtılmasına karar verdiler. Mihail Gorbaçov emekliye ayrıldı ve yerine Yeltsin devlet başkanlığına getirildi. Bu tarihten sonra, Baltık Cumhuriyetleri dışındaki bağımsızlıklarını ilan eden cumhuriyetler de BDT’ye katıldı ve SSCB’nin çöküşü tasdik edilmiş oldu. 

(Yeltsin tankların üzerinde 1991)

“DEMOKRASİ KAHRAMANI”NDAN NED’E MİNNET MEKTUBU

Yeltsin asıl şovu, SSCB yanlılarının ordu içindeki güçleri tarafından parlamentoya yönelik baskında, tankların önce önüne geçerek ve sonra da üstüne çıkarak yaptı. Ağustos 1991 tarihindeki bu gelişme Yeltsin’in dünyaya “Demokrasi kahramanı” olarak yansıtılmasının önünü açtı. Ancak Yeltsin’in yükselişinin arkasındaki güç konusunda Mustafa Yıldırım’ın “Sivil Örümceğin Ağında” kitabı çok önemli ipuçları yer almakta. Yeltsin’in, kısa adı NED olan ve artık günümüzde ABD çıkarlarına yönelik katkıları çok iyi bilinen NGO’ların şahı National Endowment for Democracy (Ulusal Demokrasi Vakfı)’nin kurucularından Allen Weinstein’e geçtiği şu not, Yeltsin’in kimler tarafından desteklendiğinin en önemli kanıtıydı: 

“Mr Allen Weinstein, 

President, Center for Democracy, 

Washington, D.C. USA 

Demokrasi güçlerinin zaferi ve 19 Ağustos 1991 darbesinin başarısızlığıyla bağlantılı olarak, göndermiş olduğunuz, içten kutlamanız için size teşekkür ederim. Bu zafere yaptığınız katkıyı bilmekte ve takdir etmekteyim.

Boris Yeltsin

28 Ağustos 1991

Moskova” 

NED’i uzun uzun anlatmaya gerek yok. Gerek Vizesiz Müttefik kitabımda gerekse de yazılarımda çokça atıf yapmıştım. Ayrıca çok ciddi uzmanlar da NED’in operasyonel yönünü, CIA’nın toplumları/ülkeleri kargaşaya sürükleyen misyonunu üstlendiğini bilgiler ve belgelerle ortaya koydular. Türkiye’de bu konudaki en iyi kaynak, üst satırlarda ismini aktardığım Mustafa Yıldırım’ın “Sivil Örümceğin Ağında” kitabıdır. NED’in misyonunu birkaç cümlede hatırlayacak olursak özellikle 1980’lerle birlikte ABD’nin uyguladığı “Sivil Toplum Hareketleri” projesinin en önemli uygulayıcılarından, hatta liderlerindendir. 1980’lerde Sovyetler Birliği ve Doğu Bloku, 1990’ların başında Yugoslavya ve Balkanlar gibi bölgelerde yoğun faaliyet yürüten NGO’ların piri diyebileceğimiz NED, daha sonra Ukrayna’da, Gürcistan’da, Türk dünyasında, Türkiye Cumhuriyeti’nde, Uygur Türklerinin yaşadığı Çin’in Sincan bölgesinde, özetle ABD’nin hedefinde neresi orada sözde sivil toplum, özünde de kalkışma hareketlerinin perde arkasındaki güçlerden biri olarak karşımıza çıktı. NED’in misyonunu, Yeltsin’in, katkıları için teşekkür ettiği Weinstein 1991 yılındaki şu sözleriyle ifşa etmişti:

“Bugün yaptığımız şeylerin çoğu 25 yıl önce CIA tarafından gizlice yapılıyordu.”

Uzun lafın kısası, Yeltsin’in teşekkür ettiği NED, Sovyetler’in çöküşünde ve Yeltsin’in başa getirilmesinde Amerikan devletinin gizli bir kolu gibi katkı yapmıştı. 

YELTSİN’İN DIŞ POLİTİKASININ ANA HATLARI

Artık Sovyetler değil, Rusya vardı. Ve o Rusya’nın lideri de Boris Yeltsin’di. Yeni dönemde Moskova yönetiminin önünde çok ciddi sorunlar vardı. Çökmüş bir sistem, çok ciddi sıkıntılar içeren bir ekonomi ve Soğuk Savaş galiplerinin iştahını kabartacak şekilde boşlukta olan bir coğrafya.

O dönemde ABD’nin uyguladığı “şok terapi”, yani eski SSCB ülkelerinin hızla piyasalaştırma stratejisi, Moskova’nın yakın çevresiyle olan ekonomik ilişkilerini ortadan kaldırmayı hedeflemişti. IMF’nin uyguladığı bu şok terapi programı, “Rusya’nın çevresinde, hayatta kalmak için Batı sermayesi ve dolar girişine bağımlı zayıf ve istikrarsız ekonomilerin yaratılmasını amaçlanmıştı. 

Yeltsin döneminin başlangıcından 90’ların sonuna kadar hakim olan yaklaşım, liberallerin mutlak hakimiyetiydi. Dış politikada, Yeltsin’in ilk Dışişleri Bakanı Andrey Kozirev, Savunma Bakanı Pavel Graçev ve Parlamento Dış İlişkiler Komitesi Başkanı Yevgeni Ambartsumov’un hazırladığı ve “Kozirev Doktrini” olarak bilinen “Yakın Çevre Doktrini” esas alındı. Bu doktrine göre; 

- Batı ülkeleri ile ilişkiler düzeltilecek, 

- Demokratik (!) atılımlar gerçekleştirilecek,

- ABD ile iki veya çok yönlü ilişkiler geliştirilecek, 

- Eski Sovyet Cumhuriyetlerine, eşit ve bağımsız ortaklar gözüyle bakacak,

- Rusya’nın, tek yanlı güç kullanmak yerine Avrupa’daki uluslararası örgütlerin arabuluculuk rolüne güvenecek. 

“Böylece, Kozirev tarafından benimsenen Rus dış politikasının özelliklerine bakarak, dağılmadan sonraki ilk yılda Rusya Federasyonu’nun, Batı yanlısı, Avrupa merkezli bir dış politika izlemiş olduğunu ve bu durumun Rusya’nın Orta Asya’daki Müslüman Cumhuriyetlerden uzak durmasına yol açmış olduğunu söyleyebiliriz.”

Özetle Yeltsin dönemini tanımlamak gerekirse, bu dönem Atlantik hakimiyetinde bir Rusya’nın fotoğrafını veriyordu. Atlantikçi yapının bu kadar etkin olması, Rusya’da çok ciddi bir travma yaşanmasına neden oldu. Yeltsin iktidarında Rusya, bir dış borç batağına tam gaz ilerledi. Mafyalaşan bir sistem vardı. Hem batak devam ediyordu. Bir taraftan da devletin yönetilemez bir sürece doğru hızla gittiği görülmekteydi.

Rusya’nın tek hakimi ya da patronu haline gelen Yeltsin, 74 yıldır Sovyet (Rus) devletinin denetiminde olan fiyatların artık tümüyle serbest oluşacağını ilan etti, ardından da hem devleti küçültmek hem de tamtakır kasaya para koymak için iddialı ve iki aşamalı özelleştirme programı hazırladı. Önce kuaförden petrol istasyonuna, bakkaldan kasaba kadar yüzbinlerce küçük işletme satıldı. Sonra sıra bankalardan başlayarak dev sanayi tesislerine geldi. Bunun için halka özelleştirme kuponları dağıtıldı. Sözde herkes bu satıştan pay alacaktı. Ancak Gorbaçov’dan bu yana sözde işletmeleri adına fon oluşturmaya başlayan devlet kurumları ve kooperatiflerinin yöneticilerinden oluşan bir avuç kişi, o kuponları bir somun ekmek ya da bir kilo patates karşılığı topladı. Aslında kimseden hesap sorulamadığı o kaos ortamından yararlanıp fonların çok büyük bölümünü, argodaki tabiriyle, iç etmişlerdi. 1995’te ekonominin yüzde 80’inin özel sektöre geçtiği ilan edildi. Ama sonra bir de bakıldı ki, o yüzde 80’in bankalardan petrol tesislerine kadar tüm önemli kuruluşlar (ülkenin en büyük 64 tesisinin yüzde 85’i!) 7’si Yahudi 8 kişinin elinde toplanmıştı. Bir de özelleştirme operasyonlarının yönetimi ya da sorumluluğunu üstlenen Yeltsin’in kızı Tatyana ile damadını da yani “aile”yi de eklememiz gerekiyor. Tek marifetleri doğru zamanda, doğru yerde, doğru kişilerle ilişkiler kurmak olan o 8 kişi bir süre sonra ‘Oligark’lar (yani oligarşi mensupları) siyasal sıfatıyla tarihe geçti. En büyükleri o dönem “Kremlin’in yeni Rasputin’i” diye nitelenen Boris Berezovski’ydi. O kadar güçlüydü ki, Rusya Güvenlik Konseyi’ne girmişti. Başbakanlar atıyor, hükümetler kurup düşürüyordu.

Rusya liberal bir yıkım yaşarken öbür yandan da ABD bölge için stratejisini belirlemiş, Avrupa’nın doğusundaki eski Sovyet ve Varşova Paktı cumhuriyetleri adım adım NATO’ya eklemlenmeye başlamıştı.

SONRAKİ BÖLÜM: SOĞUK SAVAŞ SONRASI AMERİKAN STRATEJİSİ VE NATO GENİŞLEMESİ

  • 1 Mustafa Yıldırım, “Sivil Örümceğin Ağında”, Ulus Dağı Yayınları, s. 28
    2 http://www.ozgurradyo.com/?s=makale_ayrinti&makale_no=29
    3 Dr. Öğr. Üye. Halit Hamzaoğlu, “Rus Dış Politikasında Realist Yaklaşım: Primakov Doktrini ve Çevre
    Kavramı”, Avrasya Uluslararası Araştırmalar Dergisi, Aralık 2020, Cilt: 8, Sayı:24, S. 281-299
    4 Yrd. Doç. Dr. Gamze Güngörmüş Kona, “Kerkük ve Rusya Federasyonu”, Global Strateji Enstitüsü Dergisi,
    Sayı: 9, s. 188
Tüm yazılarını göster