Takacak kulplarım var deyip gezenlere ithaf olunur

Bunlar adamı deli eder, yemin ederim, ya deli eder ya da yazar...

Farkı var mı? Bilmiyorum. Bildiğim tek şey, son zamanlarda öyle fert fert değil toplum olarak bize bir haller olduğu.

Uzun süredir böyle, son zamanlar dediğime bakmayın. Uzun zamandır gözümüzde nereye baksak bize sadece kendimizi gösteren gözlüklerle dolaşıyoruz. Bir kimseyi yahut bir hadiseyi hatta bir eşyayı gördüğümüzde, kendimizden, aidiyetlerimizden sıyrılıp bakamıyoruz. İstisnası var mı? Bilmem. Allah’ın velileri gökkube altında gizlidir, varsa onlar vardır.

Son dem olan biten; şu İsrail-Rusya meselesi ve buna bakışlar beni bu düşüncelere, delilikle yazarlık arasındaki farkın umursanmayacağı halete sürükledi.

Dünya’yı kendi gönül penceresinden... hayır gönül değil, öyle olsa keşke... ben penceresinden seyredenler afkurup durdular.. “Heeey bu meseleyi oraya çekme” diye bağıranların elinde mesele çekiştirildiği yönde parçalanıyor ama kimin umurunda?

İsrail ile Türkiye bir anlaşmaya varmış sonunda ve ağırlıklı olarak Türkiye yıllardır direttiği taleplerini kabul ettirmiş. Filistin’e yardım bir İsrail limanından Türkiye eliyle ulaştırılacak, su, elektirik, ilaç, gıda, eğitim, sağlık sorunları yine Türkiye’nin girişimi, gayreti ve zahmetiyle büyük ölçüde halledilecekmiş.

Fakat hayır kimsenin derdi sorunların halledilmesi, elektirik, su, ilaç, gıda bekleyenlerin derdine devada değil. Millet “takacak kulplarım var” havasında dolanıyor.

Taksınlar!

Asabiyetlerine, aidiyetlerine, benlerine tapınsınlar!

Hakikati umursadıkları ölçüde umursanacaklar nihayet!

Kainat yolculuğuna devam edecek...

Akıbet, insanı son anda yapacağı bir iyilik kurtaracak!

Her anı o son an bilip, başkasına rahmet olma umuduyla, ahiretini bile yakmayı göze alarak, bir damla gözyaşını olsun dindirebilmek için durmak bilmeden yola devam edenlere selam olsun!

***

Bu arada yaklaşık 7 yıl önce yazdığım bir yazı düştü önüme eski dosyalar arasından. Tam yerine denk gelen manzara gibi..

Şöyle yazmışım:

“Sürprizlerle dolu bir hafta geçti. Dünyanın kalbi Kudüs’te barış için çalışan İmam Buhari Hazretleri’nin torunu Şeyh Abdulaziz Buhari ile Rabbi Menachem Froman İstanbul’a geldiler. Şeyh Buhari ile çok renkli bir dost meclisinde buluştuk. Siz bu satırları okurken Rabbi Froman ile de görüşmüş olacağım inşallah.

Dostlar, Hazret-i İbrahim’in çocuklarının Harran’da dünya barışı için buluşmasını teklif ettiğim yazıları çevirip Şeyh Buhari ve Rabbi Froman’a okumuşlar. Şeyh Buhari çok heyecanlı idi buluşmamızda. O da yazımın başlığını tekrarlayıp, “Dünya barışının kilidi Kudüs’te, anahtarı ise Türkiye’de” diyerek şunları söyledi:

“Filistin, Türkiye dışındaki İslam ülkelerinden umutsuz, barışı sadece Türkiye’nin sağlayabileceğini düşünüyor. İsrail’deki Yahudi halk da ne Arap ülkelerinden, ne Amerika’dan ne de Avrupa ülkelerinden ümitli. Onlar da sadece Türkiye diyor. Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkilerde gerginlik olması onları çok korkutuyor. ‘Türkiye ile aramız bozulursa bizim için hayat zorlaşır’ diyorlar ve onlar da barışın sadece Türkiye aracılığıyla sağlanabileceğini düşünüyorlar.”

Kendisine İsrail’de Rabbi Froman ve diğer barış gönüllüleri ile ne gibi çalışmalar yaptıklarını sordum:

“Önce müslüman araplar ile yahudileri bir araya getirmeye çalıştık.” dedi. “Çünkü müslümanlar yahudilerle, yahudiler müslümanlarla bir araya gelmiyorlardı. Papazlarıu, hahamları ve imamları ziyaret ettik. Vaazlarında kendi dinlerinden olmayanlar hakkında kötü söz söylememelerini istedik. Başta 10-15 kişinin katıldığı toplantılara şimdi binlerce insan katılıyor. Artık müslümanlar ve yahudiler birbirleriyle görüşüyor, komşuluk yapıyor, sohbet edebiliyor. Özellikle gençler çok heyecanlı ve istekli. "

Şeyh Buhari ve Rabbi Froman, Türkiye’nin barış için rolü konusuna o kadar çok değer veriyorlar ki, Türkiye’den kendilerine yönelik her daveti ciddiye alıyorlar. Kimseyi reddetmemişler şimdiye kadar. Fakat kendisini mehdi zannedenlerden tutun, galaksilerden vahiy aldığına inanan bazı şarlatanlar da çıkmış karşılarına. Gerçi ilk görüşmeden sonra yüzlerinin boyası, kalplerinin foyasının döküldüğünü görüp “fesüphanallah” demişler ama dertlerini hakiki anlamda dert edinecek insanlarla bir araya gelme umudunu da yitirmemişler.

Şeyh Buhari’yi ve onun ağzından Rabbi Froman’ın Türkiye hakkındaki görüşlerini dinlerken, zihnimin bir kenarında hep Meclis’teki Milli Birlik ve Demokratik Açılım tartışmaları vardı.

“Hey Allahım” dedim içimden. “Meclis’te muhalefet adı altında kan gölüne maya çalmak sevdasındaki sözümona liderler, şu iki Allah adamının binde biri kadar kendi ülkelerinin değerlerine ve potansiyeline inanabilseler, neler olmazdı?”

Benim ne düzdekilerden, ne dağdakilerden, ne Filistin’den ne Hayfa’dan ne de dünyanın herhangi bir yerinden bir tek can’a kıyılmasına tahammülüm yok!

“Benim var” diyene de!

Yeter artık!

***

Sonra.. Rabbi Froman ile görüşmeyi de yazmışım.. Arada bir detay var ki, güler misin ağlar mısın?

Buyrun...

“Bir süredir bekliyordum. Hani bu köşede yazıp çiziyoruz İsrail halkının barış konusunda umudunu Türkiye’ye bağladığını da, bize anlatılanlar dışında bunun somut, gözle görülür bir aksini de müşahede etmeyi bekliyordum, “mutmain” olabilmek için.

Nihayet beklediğim oldu.

İsrail’in, adını bir Peygamber isminden almasına rağmen okunuşunun Arapça anlamına daha layık olduğu anlaşılan Dışişleri Bakan Yardımcısı Danny Ayalon; bir dizi filmi bahane ederek, Türkiye’nin Büyükelçisi’ne, Hitler’in bile kendisine yakıştıramadığı bir denî tavırla hakaret etmeye kalkıştı.

Cevabını da aldı.

Elbette bu skandalın İsrail hükümetinin Türkiye’den özür dilemesiyle sonuçlanmasında, Türk hükümetinin vakur duruşunun payı var.

Başbakan Erdoğan’ın Rusya dönüşünde söylediği gibi Türk medyasının –bir iki çatlak ses dışında- aynı paralelde tavır koymasının da payı var.

Yapılması gerekendi, yapıldı.

Ben başka bir noktaya, daha doğrusu başka bir katkıya dikkat çekmek istiyorum.

Adının orjinaline sadık kalamayan Ayalon’un densizliğine, İsrail halkının tepkisi bence üzerinde durulması, takdir edilmesi gereken alkışlanacak bir tavırdı.

Kudüs’te Telaviv’de görev yapan meslektaşlarımız ve dostlarımızdan öğrendiğimiz kadarıyla, heyecanlı gençler dışında İsrail halkı, Ayalon’un Büyükelçimize kurduğu alçak sandalye tuzağına ateş püskürmüşler.

Bu sert tepki İsrail basınındaki “Ayalon siyasi olarak bitti” yorumlarından da anlaşılıyor.

Benim asıl beklediğim buydu işte.

***

Barış için çabalayan Family Abraham (Al-i İbrahim) kuruluşunun öncüleri Rabbi Menachem Froman ile Nakşıbendiliğin Kudüs’teki temsilcisi Şeyh Abdülaziz Buhari’nin daha önce bu köşede yazdığım sözlerinin, öyle pek de duygusal içi boş laflar olmadığı bu hadise ile anlaşıldı.

İsrail’de Yahudi ve Müslüman onbinlerce insanın kalbini avuçlarında taşıyan bu iki manevi önder hep aynı sözü tekrarlıyorlardı:

“İsrail halkı, barışı Türkiye dışında hiç bir ülkenin sağlayamayacağına inanıyor. Bu yüzden İsrail ile Türk hükümetlerinin arasında gerginlik olduğunda İsrail halkı adeta bunalıma giriyor. Halk, İsrail’deki hükümetin aksine Türkiye’nin arabuluculuğunu istiyor!”

Rabbi Menachem Froman, İstanbul’a geldiğinde kendisiyle aynı evde konuklanmış ve konuşmuştuk. Froman boynuma sarılıp gözyaşları içinde “Biz seninle Hazret-i Adem’in ruhunda beraberdik!” demişti. Ben de ruhların bir araya toplandığı Bezm-i Elest’ten bahsedip “Bu ikinci görüşmemiz, ilki oradaydı!” diyerek iltifatına karşılık vermiştim.

Sonra “Beni bir Türk profesörle tanıştırdılar.” dedi kızgın bir ifadeyle. Adını da söyledi. “Ben çok şaşırdım ona. Çünkü bu Türk profesör sizin Başbakan’ın Davos’ta yaptığına kızmış. ‘Erdoğan’ın orda yaptığı ayıptı, aklıyla değil, duygularıyla davrandı’ dedi. Ben de kızdım ona!”

Gerçekten kızmış Rabbi Froman, bana anlatırkenki ses tonundan, yüz ifadesinden belliydi.

“Hayır!” demiş bizim prof’a. “Senin Başbakanın Davos’ta doğru olanı yaptı. Bir lider, göğsünde milletinin kalbini taşır, konuşurken de o kalple konuşur, kendi aklıyla değil. Çünkü akıl yanılır ve yanıltır ama kalp yanılmaz!”

Bunu anlatırken deniz mavisi gözleri dolu doluydu Rabbi Froman’ın.

Bir gün ve gece aynı evde kaldık. O gün yahudilerin bayram günü olan Şabat idi. Sürekli dua etti eşiyle birlikte. Duadan önce “Kâbe nerde?” diye sordu. Kıble’yi gösteren evsahibine “Biz ibadet ederken Kudüs’e döneriz. Dünyada sadece İstanbul’da Kâbe’ye döndüğünüzde Kudüs’e de dönmüş olursunuz! İstanbul Kabe’yi Kudüs’le birleştiren şehir. İşte bu barışın hangi ülkeden geleceğinin muhteşem bir işareti!” dedi heyecanla.

O gün ve gece coşkun dualarına, zikrine hem şahit hem ortak olduk Rabbi Froman’ın.

Sabah mırıltılarla uyandım ve 22 yıl önce vefat eden babam kalkıp başucuma geldi de namaz tesbihatı okuyor sandım.

Rabbi Froman’dı mırıldanan.

Ellerini aynı bizim gibi yukarı kaldırıp avuç açmış, Kıble’ye yönelmiş, ayakta bir öne bir arkaya sallanarak dua ediyor ve ağlıyordu.

Bitene kadar seyrettim onu, babamı seyreder gibi.

Bittiğinde “Başbakan Erdoğan için dua ettim” dedi. “Çünkü Erdoğan çok inançlı bir adam. O bize barışı tekrar getirebilir.”

***

“Menachem Baba” ile yaşadığımı iki sebepten anlatıyorum:

Birincisi; İsrail halkının bu kadar inanıp güvendiği Türkiye Başbakanı Tayyip Erdoğan’a 20 yıldır kuşkuyla ve kem gözle bakan, bin türlü kulp taktıktan sonra şimdi de “Erdoğan demokrasiden saptı, sivil dikta kuruyor” diyen bizdeki akılperestlerin kalbinde belki bir “açılım” olur ümidi...

İkincisi ise; halkının kalbini göğsünde taşımak yerine, cılız aklına güvenip tarih boyunca yahudilere hep el uzatıp kucak açmış Türklerin büyükelçisine tuzak kurmaya yeltenen ve en sert tokadı kendi halkından yiyen İsrail Dışişleri Bakanı ile yardımcısı, gerçekten inanmış bir İsrail oğlu nasıl olurmuş anlar belki dileği...

Derdim budur.”

Tüm yazılarını göster